Giriş

Bu çalışma ilk iki bölümde modernizm ile postmodernizmin, kültürel kimlikleri inşa biçimlerini inceleyecektir. Bu inşa esnasında ekonomik ve kültürel anlamda tekleşmenin bir ifadesi olan “küreselleşme” kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Küreselleşme sürecinin evrimine baktığımızda geri planında gördüğümüz temel kavram olan “kozmopolitanizm” çalışmanın anahtar kelimelerinden biri olacaktır. Kozmopolitanizm fikrine bugün bakıldığında ikili bir anlamının olduğu görülebilir. Bu ikili anlam köklerini Antik Yunan’da bulur. Kozmopolitanizm yani dünya vatandaşlığı fikri kökenlerini Sinoplu Diyojen’in “Nerelisin?” sorusuna verdiği “Ben dünya vatandaşıyım” cevabıyla tarihte yer bulmuştur. Kökensel bağlara inanmayan Diyojen’den farklı olarak Stoacılar, dünya vatandaşlığı düşüncesini geliştirirken aidiyet hissini ortadan kaldırma düşüncesini taşımıyorlar ve konuya daha politik yaklaşıyorlardı. Stoacılar için kökensel aidiyetler bir zenginlik göstergesiydi. Kozmopolitanizmin “öteki”nin varlığını kabul etme noktasında bir köksüzlük mü yoksa bir aidiyet mi barındırdığı sorusu tartışılmaya devam etmektedir.

Kozmopolitanizm fikri, Kant’la beraber insanın özüne indirgenerek temel ahlak yasaları çerçevesine alınmıştır. Bu görüşleri Aydınlanma ve modernizmin yapı taşını oluşturmaktadır. Modernizm düşüncesi, insanın doğaya hiyerarşik üstünlüğü olarak yansımıştır. Bunu pekiştirecek fikirler arasında Hobbes’un durmaksızın satın almakla ilgilenen toplum betimlemesini bulabiliriz. Bu durumun sonucunda ortaya çıkan eşitsizlikten rahatsızlık duyan Marx’ın üreticiler toplumu etrafında çizdiği evrensellik tablosunu görmek de mümkündür. (Kymlicka, 2004, 415)

Bunları harmanlayarak yeni bir bakış açısı ortaya koymaya çalışan postmodernizm düşüncesi, ele alınan bu kozmopolitan mantığın pratikteki köksüzlüğü üzerine yaptığı eleştiri sonucu çokkültürlülük kavramını geliştirmiş ve tartışmaya farklı bir pencere eklemiştir.

Bu iki kavram doğrultusunda topluma yeniden bakmanın somutlaşması çalışmanın son bölümünde Tony Gatlif’in “Exils-Sürgündekiler” filmi ile ele alınacaktır. Özellikle son dönem Çingenelere yönelik çıkarılan yasa girişimleri ve şiddet olayları, ötekilerin yaşadıkları durum, Çingeneler özelinde betimlenmeye çalışılacaktır.

1. Bölüm: Kozmopolitanizm Kavramı Üzerine

Deleuze ve Guattari’nin kullandığı “yerinden çıkarma-yeniden yerleştirme” kavramları 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan toplumsal değişimi özetler durumdadır. Kapitalizmin geldiği noktada ulus-ötesi ticaret sistemi, ucuz iş gücü elde etmek amacı ile birçok insanın yer değiştirmesine neden olmaktadır. Buna kapitalizm beslenme kaynaklarından biri olan savaş politikasını da ekleyince kaçınılmaz olarak büyük bir kitle yakın ya da uzak bir yerlere göç etmek durumunda kalmaktadır.

Küreselleşme olarak adlandırılan bu süreçte ulus ötesi kamusal alanlar oluşmakta; yeni alışveriş ve iktidar ağları, karar alma merkezleri, tabakalaşma biçimleri ve dağıtım mekanizmaları oluşmakta; göç hareketleri ulusal sınırların ötesinde kültür kolonileri oluşturmakta; uzak yerleşim birimleri birbirine bağlanmakta; yerel (mikro) milliyetçilik canlanmakta; sorunlar ve krizler ulusal sınırları aşmakta; sorunların çözümü aktörlerin işbirliğini gerektirmektedir. (Özyurt, 2009, 60)

Küreselleşme bu bağlamıyla ele alındığında öncesinde de var olan kozmopolitanizm fikrini yeniden gündeme taşımıştır. “Kozmopolitanizmin kendi için yaptığı tanım dünya vatandaşlığının ethosu biçimindedir; bu, insan ilişkilerine dair, yani kendimizle ve diğerleriyle olan ilişkiye dair düşünmenin bir yoludur.” (Ossewaarde, s.1)

“Özetle, dünya vatandaşlığının ethosu olarak kozmopolitanizm kendini, dünya çapındaki kültürel farklılıklar ve mücadele eden gruplara ilişkin kaostaki ortak paydayı –insanlık- anlamaya yönelik entelektüel bir teşebbüs olarak tanımlar.” (Ossewaarde, s. 12)

Kozmopolitanizm düşüncesi ilk dönemlerde çok daha basitçe algılanmaktaydı. Avrupa genelinde düşünecek olursak çoğunluk çiftçilikle geçimini sağlamakta ve pek de yer değiştirmemekteydi. Bilinç olarak da kendini daha kolay bir biçimde dünya vatandaşı sayabilmekteydi. (Bance, 1992, 4)

Fakat sanayileşmenin artması ve nüfus yoğunluğunun sanayileşen kentlere kayması sonrasında gelişen metropoller, farklılığın artışının algılandığı ana yerler olarak görülmeye başlandı. Modernleşme ve sanayileşmenin kapitalizm ile girdiği ilişki, insan ilişkilerini de kaçınılmaz olarak dönüştürmüştür.

Simmel, Metropol ve Zihinsel Yaşam isimli makalesinde “kişinin, varlığının bağımsızlığını ve hususiyetini, toplumun egemen güçlerine, dış kültüre ve teknolojiye karşı koruma girişimi” (Simmel, 1948, 324) olduğundan bahseder. “Metropolis insanının tepki mekanizması, mümkün olan en duyarsız ve kişilikten en çok arınmış bir mental aktivite çemberi içine taşınmış durumdadır.” (Simmel, 1948, 326)

Bu durum metropol insanını daha mekanik bir hale getirir ve her şey gözünde sayısal değerlere bürünür. Kozmopolitanizm özünde farklılıkları inkâr etmeden bir genel grup içine dâhil olma gerekliliğini göz önünde bulundurur. Kozmopolitanizm bu ortak alan içinde kalma durumundan bir zaman sonra farklılıklardan özgür irade ile feragat etme durumuna evrilmiştir. Evrensel akıl, insan doğası, ortak çıkar vs. gibi kavramlar tek tipe doğru bir yönelim sağlamıştır. Bunun sebebi ekonomik durum ve statü ayrımıdır. Çokkültürlülük kavramı tam da bu noktada devreye girer. Bu, ana gruba dâhil olmayan insanların talepleri doğrultusunda gelişen bir düşünce biçimi olmuştur. Demokrasi, çoğunluğun sesi oldukça azınlıklar seslerini duyuramaz hale gelmiştir ve doğan mutsuzluk yeni bir politik kavram ihtiyacını beraberinde getirmiştir.

Aydınlanma dönemi ile başlayan bu dönüşüm sistematik bir biçimde gerçekleşmeye başlamıştır. Bu yeni biçimiyle oluşan küresel-kapitalist “toplum” kendisine felsefi bir arka plan oluşturmak adına Kant’ın “dünya yurttaşlığı” kavramını benimsemiştir.

Kant’ın “Aydınlanma nedir?” makalesinde yer verdiği “Sapare aude!” Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster! Aklını kullanma cesaretini göstermek olarak da yorumlanabilir, anlayışı ile ortaya koyduğu eleştirel tutumu Avrupa, sorgulamadan benimsemiştir. Gerçek bir aydınlanmanın olabilmesi için gereken şey özgürlüktür. Sınıfsal hiyerarşide gelişen kurumlar düşünmenin önünde engel teşkil etmektedir. Ekonomi, askeri, din ve tıp alanındaki kurumlar buna örnek verilebilir. “Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır.” (Kant, 2005(a), 266)

Kant’ın eleştirdiği bu durum üzerine aldığı farklı kılıflarla kendini kamufle etse de varlığını bir biçimiyle sürdürmektedir. Kant’ın sürekli barış olarak betimlediği durum daha çok ahlaki temelli bir cumhuriyet olgusunda olanaklı duruma gelir. “Sivil anayasa cumhuriyetçi olmalıdır.” (Kant, 2005(b), 288) cümlesinde bunu görmek mümkündür. Bugünkü Avrupa Birliği projesi temelini Kant’ın “Devletler hukuku özgür devletlerden kurulu bir federasyona dayanmalıdır.” (Kant, 2005(b), 292) fikrinden almıştır. “Devletler hukuku ilkelerine uygun olarak, kendi özgürlüklerini güvence altına almak üzere, bu merkeze katılabileceklerdir; bu bağlaşma böylece her gün yeni katılmalarla giderek daha da genişleyecektir.” (Kant, 2005(b), 295)

Kant Sürekli Barış’ın kendini var edebilmesi koşulu olarak, insanların kendilerini “dünya vatandaşı” saymalarını ve buna uygun hareket etmelerini koymaktadır. “Dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel konukluk koşulları ile sınırlandırılmalıdır.” (Kant, 2005(b), 297)

Kant, bunun gerçekleşebilmesi için Avrupa’nın sömürü zihniyetinin ve Arap halkı, Berberi halkı gibi halkların modernlik dışı tutumlarının törpülenmesi ve doğal hukuka uyumlu hale getirilmesi gerekliliğinden bahsetmektedir. Kant’ın dünya yurttaşlığının temelindeki ilke temel ahlak ilkesindeki ile benzerdir: “öyle hareket et ki, amacın ne olursa olsun, eyleminin, kuralının genel bir ilkesi olmasını isteyebilirsin.” (Kant, 2005(b), 316)

Kant’ın politika ile ahlak ilişkisini betimlemesi şu biçimdedir:

Politika, ‘yılanlar gibi sakıngan (ihtiyatlı) olun’ der; ahlak buna şöyle bir sınırlama koyar: ‘Ama kumrular gibi de saf.’ Eğer bu iki kuralın aynı buyruk içinde bağdaşmalarına olanak yoksa politika ile ahlak arasında bir savaşım, bir çekişme, bir karşıtlık var demektir. (Kant, 2005(b), 309)

Bu noktadan bakıldığında Kant’ın kozmopolitanizmi pratiğe yansıdığında siyasal anlamda bir tekleşme durumuna yol açmaktadır. Kamusal alanda yaşanan toplumsal ilişkilerin dünya çapında yayılmasını ve var olan farklılıkların, farklı kimliklerin bu yayılma esnasında birbirleriyle kaynaşmasını hedeflemektedir. Tully’nin getirdiği eleştiri Avrupa’nın federatif yapısına ilişkin düşünsel planın Kant tarafından geliştirilmesinedir. Oluşan ekonomik, askeri, coğrafi emperyalizmin yanı sıra bir de kültürel emperyalizm de temelini Kant’ın düşüncelerinde barındırdığı noktasında durmaktadır. (Pagden, 2010, Tully, 367)

Kant’ın Güzellik ve Yücelik Duygusu Üzerine Gözlemler yazısında Avrupalılığı yüceltmesi ve diğer pek çok ırktan akıllı ve üstün tutması görüşüne karşıdır. (Pagden, 2010, Tully, 373)  Avrupalı olmayan diğer kültürler Avrupa standardına göre “niteliksiz” sayılmaktadır. (Pagden, 2010, Tully, 373)

Tully, Kant’ın bu durumu reddettiğini kabul etse de onu, tek tipleşmenin fikir babası olarak kabul etmektedir. “Son olarak, Avrupa emperyalizmi ve federalizmi boyunca, bu dünya görüşü Avrupalı olmayan halklara, kültürel açıdan kendilerini anlayış biçimi olarak dayatılmaktadır.” (Pagden, 2010, Tully, 374)

Kozmopolitanizm düşüncesi felsefi olarak, tek dünya modeline işaret ediyor olsa da, bu terimi önyargılardan sıyrıldığımız bir dünya modelini betimlemek adına kullananlar da vardır. Sonrasında küreselleşme ile beraber gelişen yeni dünya modelinin düşünsel alt yapısı olarak betimlenmiştir. Dünyanın yeni modeli teoride ve pratikte birbirini tamamlayan bir ilişkiler bütününe ihtiyaç duymuştur, fakat bu gerçekleşmemektedir.

Yeni dünya düzeni ve insan hakları çerçevesinde dönüşen son durum yeni bir sosyolojik paradigma ihtiyacını doğurmuştur. “Beck’e göre, 21. yüzyılda genel insanlık durumunu ulusal veya yerel olarak değil, yalnızca küresel olarak anlamak mümkündür. Küreselleşme, küresel ile yerelin kültürel karşıtlığı değil, bunların karşılıklılık ilkesine göre birleşmesidir. Küreselleşme süreci, sınırlar arası karşılıklı bağımlılığa ve ulus-devlet toplumları içinde sosyal ve siyasi dönüşümlere neden olmaktadır.” (Özyurt, 2009, 67)

Küresel Yönetişim Komisyonu 1995’teki raporu “Our Global Neeighbourhood”’da kullanılan mahalle metoforunda karşılıklı bağımlılık ve zorunlu yakınlık aynı anda yer alır.

Karşılıklı bağımlılık, bünyesinde birtakım fırsatları barındırırken; ‘yakınlık’, küresel eşitsizlikleri daha görünür kılar, küresel risklere ve tehditlere açık olmayı ve seçemediğimiz komşularla bir arada yaşamayı ifade eder. Tüm dünya bir mahalleye dönüşünce komşulardan, sorunlardan ve risklerden uzaklaşmak imkânsızlaşır. (Özyurt, 2009, 72)

21. yüzyılda çok uluslu şirketler, üniversiteler, internet gibi alanlar sayesinde dünyanın mahalleye benzetilmesi ve ulus-ötesiliği görmek artık daha olanaklıdır. Ulus-ötesi kavramını ve kozmopolitan kimliği birbirinden ayırmak gerekir. Fakat bu ayrım pratiğe yansımadığı için, ötekinin kendine yer bulamadığı bir dünya oluşmuştur. Bu durumun örneği AB oluşumunda gözler önüne serilmiştir. Kaldırılan sınırlara rağmen bir dış sınır çizilmiştir ve onun dışında kalan herkes ve her şey ötekidir. Dolayısıyla dışarıdan içeriye sızan her şey de ötekiliğe mahkûm olmuştur. Amerika’da gerçekleşen 11 Eylül 2001 olayı kozmopolitanizm fikrinin yükselişini Avrupa’da da yavaşlatmıştır. Ekonomik krizler ve artan işsizlik oranı öteki düşmanlığını perçinlerken kozmopolitanizm fikrine de sekte vurmuştur.

Kültürel muhafazakârların hayata ilişkin bakış açıları doğa ya da din bağlamında oluşturulduğu için tartışmalıydı; çünkü neyin ‘doğal’, neyin ‘tanrısal’ olduğu üzerinde anlaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla muhafazakârlar da yurttaşlıkla ilgili savları benimsediler. (Kymlicka, 2004, 447)

Etkin yurttaşlık ve müzakereci demokrasiyi liberal milliyetçilikle birleştirme yolundaki girişime yöneltilen en temel eleştiri, liberal milliyetçiliğin daha ‘kozmopolit’, daha ulus-üstü bir demokrasi kavrayışına gereksinimi olduğu biçimindedir. Günümüzde Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası gibi ulus-üstü ya da uluslararası kurumlara odaklanan daha küresel bir demokratik yurttaşlık anlayışına ihtiyaç vardır. (Kymlicka, 2004, 439)

Kozmopolitanizm kavramının içine düştüğü anlamsal ikilem Arendt’in, plurality-çoğulluk kavramını kullanmasına yol açmıştır. Bu kavram, eşitliği ve farklılığı eş zamanlı kapsamaktadır: “Çoğulluk, insani eylemin koşuludur, çünkü hepimiz aynıyız; yani hiç kimsenin şimdiye dek yaşayan, yaşayacak başka herhangi biriyle asla aynı olmayacağı tarzda insanız (human).” (Arendt, 2012, 37)

Wallerstein kapitalizm ile evrenselciliğin birbirine zıt görünüyor olsa da “diyalektik” bir beraberlik içinde oldukları görüşündedir. Sistemin, ırkçılık ve cinsiyetçilik olgularını kendi devamlılığını sağlamak için körüklediğini düşünmektedir. Kapitalizm, kendini devam ettirmek için emek gücü bakımından olabildiğince çok grubu sisteme dahil etmek gibi bir misyon belirlemiştir. (Balibar&Wallerstein, 2007, 46)

Irkçılık ve cinsiyetçilik bir dışlama, ötekileşme modeli olsa da grupları sistemin içinde tutmak ve onları çeşitli yollarla (ki bu göç bile olabilir) daha ucuza çalıştırmak gibi bir hedef belirlemiştir. Meritokratik sistemde kapitalizm, ırkçılık ve cinsiyetçiliği önemli bir silah olarak kullanmaktadır.  Wallerstein bu durumu siyahilerin durumu ile örneklemektedir. Wallerstein, ırkçılığın, siyahilerin sistemde kendilerini var edebilmek için kendilerini ucuz iş gücü olarak sunmalarına neden olan bir oyun olarak yorumlar. Onlar sisteme entegre olsa da “beyaz zenciler” icat edilebilir. (Balibar&Wallerstein, 2007, 47)

Benzer bir örneği “ev kadını” kavramı ile oluşturur. Ev kadının çalışmıyor gözükmesi onun aktif emek gücüne dâhil edilmemesini ve emeğinin karşılığını almamasına neden olmaktadır. (Balibar&Wallerstein, 2007, 48)

Evrenselcilik ise anti-ırkçılık ve anti-cinsiyetçilik üzerinde duran bir kavram olduğu için kapitalizm, bunu kendi devamlılığı için kullanmaktadır.

Balibar da Wallerstein’a yakın bir konumda durur. Küreselleşme uygun bir politik alan gerektirir ki bu küresel değildir, dinamik potansiyeli geliştirmek içindir. Buradan da sistemin, küreselleşmenin tam bir küreselleşme sağlamasını olanaksız kıldığını görebiliriz. Balibar gelişen çok kültürlülüğü anlamanın yolunu diller arası çeviri zihniyetiyle betimler. Çevirilerde yaşanan zorluklar, deyimlerin tam olarak aktarılamaması gibi durumlar göz önünde bulundurulduğunda çokkültürlülük yerine kullanılmak istenen evrenselciliğin kültürel homojenlik ve saflık barındırmak zorunda olmadığını aktarır. Ortak paydaların bulunması ile gelişen iletişim, evrenselliği dayattığında kültürlerin törpülenmesine, aşınmasına yol açacağını örneklendirir. Avrupa’da İngilizce hâkimiyeti kaçınılmaz gibi gözükse de zihniyet değişmezse çokkültürlülüğün yerleşmesinde bir engel olabilir. Balibar Avrupa birliğinin dillerdeki farklılıkta olduğu gibi kültürlerdeki farklılığın kabul edilip tek tipleştirmeden uzaklaşılarak sağlanabileceğini vurguluyor. Anayasal düzlemde demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi kavramlara en çok yer veren Avrupa bir yandan da dışlayıcı bir tavır sergilerken bir birlik olamayacağını gösterir. (Balibar, 2009, Vol.27, 208)

2. Bölüm: Çokkültürlülük Kavramı Üzerine

Modernizme bir eleştiri olarak gelişen postmodernizm olgusu, özellikle Balibar’ın eleştirdiği Avrupa olgusu içinde kültürel ayrışmaya zemin hazırlamıştır. Lyotard, postmodern bilgiyi otoritelerin bir aracı olmak sınırından çıkarmıştır. “Farklılıklara olan duyarlılığımızı arındırmakta, karşılaştırılamazlığımız, hoşgörme yetimizi pekiştirmektedir.” (Lyotard, 2000, 13)

Gelinen noktada ulus-ötesi sanayi ve ticaretin geri dönüşümü pek mümkün görünmemekte ve bu nedenle göç olgusu pek çok insan için varoluşsal bir durum olarak açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda oluşan öteki sınıfın bir özne olduğunu kabul etmek ve dilsel alanına saygı duymak etik bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Evrensellik kavramı bu göz önünde bulundurulduğunda içi boşaltıldığı için daha dar fakat genel anlamıyla bakıldığında ise daha geniş bir perspektif sunmaktadır.

Postmodern toplum, homojenliğin heterojenlikle yer değiştirdiği “ötekilerden oluşan çoğulluk” olarak algılanmaktadır. (Heller&Feher, 1993, 7)

Çokkültürlülük bireyi kabul etmek ve bir arada yaşamak biçiminde kendini var eder. Çokkültürlülük ve çoğulculuk arasında bu anlamda bir ayrışma söz konusudur. Çokkültürlülük bireyselliğe işaret eder. Çoğulculuk ise toplulukları göz önünde bulundurarak olaylara bakar. Pek dikkate alınmasa da çokkültürlülük ve çoğulculuk arasında bir nüans vardır:

“Çokkültürlülük, yalnızca bazı özel düzenlemelerden yararlanan birkaç tarihsel topluluğun değil, kökeni ne olursa olsun bütün bireylerin kültürel olarak tanınması projesidir. Kültürel çoğulculuğun tarihsel örneklerinde topluluklar genellikle ayrışmış iken, çokkültürlülük bireyin kendini gerçekleştirme arayışına bir cevaptır.” (Doytcheva, 2009, 17-18)

Devletçi mantıkla; tek dil, kültür ve kimlik paylaşan yurttaşların yönetiminin daha kolaylaştırıcı olduğu açıktır. (Kymlicka, 2004, 456)

Oysaki kısmen sosyo-ekonomik statü ve çoğunluk sosyo-kültürel kimlik farkından dolayı dışlanan yurttaşlar da mevcuttur. Bu dışlananlar, ötekileştirilenler çağın getirdiği bireyselleşme süreciyle daha örgütlü bir halde seslerini duyurabilmektedirler. Temsil edilme konusunda politik bir talepleri bulunmaktadırlar. Bu taleplerin yerli yerine ulaşmamasının bir nedeni olarak bu grupların kendi içlerinde ayrışması görülebilir. Sağcı-solcu kadın, ilerici-muhafazakâr göçmen gibi başlıklarda ayrışma gösterebilirler. Bu ayrım ne ve nasıl olursa olsun sonuçta ekonomik dağılım ve statü hiyerarşisi (Kymlicka, 2004, 461) genel bir sorun olarak ötekilerin üzerinde varlığını sürdürmektedir. Marksistlerin ekonomik temelli gördüğü bu dışlama hali sadece bu şekilde açıklanamaz duruma gelmiştir. Bu gruplardan çeşitli olanaklarla iyi yerlere gelmiş kişilerin, fırsat eşitliği fikri ile yaklaşıldığında dahi statüsel oranda az bir paya sahip oldukları açıktır. Bu istisnai durum dışlamayı ya da marjinalleşmeyi engellememektedir. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, enerjiyi eş ve dönüşümlü olarak bu iki unsura -ekonomik ve kültürel unsura- dağıtmak faydalı olacaktır. Yurttaşlık bağlamında temel hakların yasal olarak güvence altına alındığı düşüncesi ekonomik ve statüsel olarak dışlama zihniyeti ile geçerliliğini yitirmiştir.

“Çağdaş toplumların ayırt edici özelliğinin büyük bir çeşitlilik ve kültürel çoğulluk olduğu söylenir. Geçmişte bu çeşitlilik, bedenen sağlıklı, heteroseksüel beyaz erkeklerin davranış biçimlerine dayandırılan ‘normal’ yurttaş modelleriyle görmezden geliniyor ya da bastırılıyordu. Bu normallik modelinden sapan herkes, dışlanmaya, marjinaleştirilmeye, susturulmaya ya da asimilasyona uğruyordu. …. …. Eşcinsellik genelde suç sayılıyor; yasal sayılsa bile eşcinsellerin kamusal hayatta cinselliklerine ilişkin olarak suskunluklarını korumaları bekleniyordu. Engelli olan insanlar da özel kurumlarda gözlerden saklanıyordu, vb. vb. …” (Kymlicka, 2004, 453-454)

Kymlicka’nın da sözünü ettiği bu susturma politikası ekonomik dağılımın yanı sıra ötekileştirme yolu olarak kullanılmaktadır. Statü hiyerarşisi yasallığı ihlal etmeden uygulanan sessiz bir antlaşma görevi görmektedir. Sessiz dışlama modeli ile evrensellik kendini sözde korumaya almış ve zamanımıza kadar varlığını bu biçimiyle korumuştur.

Ancak bugün, daha önceleri dışlanan gruplar sırf ırkları, kültürleri, cinsiyetleri, becerileri ya da cinsel tercihleri ‘normal’ sayılan yurttaşlarınkinden farklı diye artık susturulmayı ya da marjinalleştirilmeyi ya da ‘sapkın’ olarak tanımlanmayı istemiyor. Kimliklerini tanıyan (görmezden gelmek yerine) ve farklılıklarıyla uzlaşan (dışlamak yerine), daha kapsayıcı bir yurttaşlık kavramı istiyorlar. (Kymlicka, 2004, 454)

Bu hiyerarşik duruma karşın ötekilerin hak arayışının çeşitli yollarla sürmesi, kültürel hakların bireysel hak olup olmayacağı tartışması üzerinden yeni bir alan açmıştır. Ulus temelli politika güden Almanya, Fransa gibi ülkelerin çokkültürlülüğe karşı getirdikleri eleştiri, çokkültürlülüğün modernliğe sekte vurduğuna ilişkin bir politika biçimindedir.

Hem ulusun etnik bütünlükler tarafından kurulduğunu düşünen soy ulusçular hem de ulusun evrensel aklın ürünü olduğunu düşünen cumhuriyetçiler, çokkültürlülük konusunda eleştirel bir tavır takınırlar. Birincilere göre çokkültürlülük çözülme ve yabancılaşmaya neden olur, ikincilere göre ise modernliğin kazanımlarından geriye dönüşü ifade eder. (Özyurt, 2009, 79)

Çokkültürlülük politikasının toplumun sonu olduğuna dair görüşler de mevcuttur. (Touraine, 2007, 15)

Bu bağlamda devletin bir ortaklık kurmak adına ve devamlılığını korumak adına, değer atfetmeden, kolaylaştırıcı unsur olarak belli bir dili ya da dini teşvik etmesi durumu Rousseau’nun ve birçok düşünürün onayladığı bir durumdur.  Burada ulusal azınlıklar ve göçmen gruplarının dile yaklaşımını ele almak mümkündür. Ulusal azınlık gruplar bir biçimiyle özerklik isterken, göçmen gruplar daha çok baskın topluma adapte olmak fakat kendilerinin de varlığının tanınmasını istemektedirler.  (Kymlicka, 2004, 487)

Çokkültürlülüğü ele alırken kültürün insana yüklediği değer konusunda bir uzlaşmaya nasıl varılacağı konusu bir tartışma başlığı oluşturmaktadır. Özellikle kadın sünneti, eşcinselliğin kimi dinlerce günah sayılması vs. gibi durumlarda olaya nasıl yaklaşılacağı noktası bir ikilem doğurmaktadır. Temel insan hakları bağlamında yaklaşılması gerekilen durumlarda, ikna yöntemi kullanılmasının mı yoksa bir yaptırım uygulamasının mı daha uygun olacağı tartışma konusudur.

Kymlicka çokkültürlülük politikasını diğer pek çok akımı benzettiği gibi Janus’a benzetir: Hem ileriye hem de geriye bakan çift yüz. (Kymlicka, 2004, 514)

Bu bir anlamıyla kaçınılmazdır. Nereden bakıldığıyla da ilgilidir. Kültürler arasında iyi-kötü, doğru-yanlış gibi kavramlar kendilerine yer bulamazlar. Birbirleriyle etkileşim kurdukça bir alışveriş durumu doğabilir yalnızca.

3. Bölüm: Tony Gatlif’in “Exils-Sürgündekiler” Filminde Kozmopolitanizm ve Çokkültürlülük Kavramlarını Aramak

“Sana ekmek dilenmek için gelmedim.

Sana, bana saygı duymanı anımsatmak için geldim.” Aşağılanan bir Çingene’nin sözü (Arayıcı, 2008, 34)

Sarkozy’nin Fransa’da Çingene kamplarını yıktırması ve onları sınır dışı etmesi (28 Temmuz 2010), Avrupa Birliği’ne Bulgaristan ve Romanya’nın dâhil olmasından sonra çıkan yasa tasarısının adı anılmasa da özünde Çingeneler için çıkarılmış olması kültürel sorunların devam ettiğinin bir göstergesidir. Tarihin birçok döneminde çeşitli sıfatlarla yaftalanan Çingeneler, pek çok zulme uğramışlardır. Bu zulüm bugün de farklı biçimlerde kendini göstermektedir. Pek çok halkın ve grubun maruz kaldığı ırkçılık ve nefret söylemi Avrupa’daki Çingeneler özelinde çokkültürlülük kapsamında örneklendirilecektir.

Çingeneler, anavatanları olan Kuzeybatı Hindistan’ı 9. ve 10. yüzyılda bilinmeyen bir sebepten ötürü terk etmeye başlamışlardır. Çingeneler dünya genelinde, asimilasyona uğrayanlar da dâhil 30-40 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avrupa’daki nüfusları ise 10-15 milyon arasındadır ve bu nüfusun %20-30’u halen göçebedir. (Arayıcı, 2008, 34-35)

Avrupa’nın birçok ülkesinde çingenelere karşı asimilasyon politikaları uygulanmıştır. Bu durum Nazi döneminde en üst seviyeye çıkmıştır. Çingenelerin karşı karşıya kaldıkları temel sorunlar ötekileştirilen diğer halklarda olduğu gibi dil, din, dışlama, işsizlik vs. gibi başlıklar altında toplanabilir. Bir kesim Çingenenin de göçebe bir hayat tarzı benimsemiş olması bu sorunlara farklı bir boyut katmaktadır.

Kullandıkları Romani dilinde eğitim alamamaları ve bir kesimin göçebe bir hayat sürmeleri eğitim konusunda geri kalmalarına neden olmaktadır. (Arayıcı, 2008, 46)

Çingenelerin anadilleriyle beraber resmi dilde eğitim almaları, kültürel kimliklerini korurken yaşadıkları coğrafyaya adapte olmalarını kolaylaştırabilir. Bu sayede işsizlik, kendini ifade, özlük haklarını savunma gibi durumlarda kendilerine yeter hale gelebilirler.

Benzer biçimde Çingenelerle aynı dine mensup olan bazı ülkelerde din kurumlarının desteği ile “din motifli uyum reçetesi” (Arayıcı, 2008, 114) denen çözümler üretilmeye çalışılmıştır.

Ötekileştirilen kişi ve halkların temel sorunu, kimliklerinin varlığına saygı duyulmaması sorunudur. O kimlik dominant kültüre uyum sağlamaya çalışırken eğreti bir duruş sergilemektedir.  Bu eğretilik, var olan kendi kimliklerinin yok sayılmasından kaynaklanmaktadır. Dominant kültürün, farklı olanın farklılığını benimsemese bile kabul etmesi ve onun varlığına saygı duyması olması gerekendir. Aksi halde kimliksizleşme (Arayıcı, 2008, 79) durumu meydana gelmektedir.

Dominant kültürün, ötekileştirdiği grubun üzerinde hegemonya kurmasının altında salt ırkçılıktan öte ekonomik sebepler de yatmaktadır. “İşsizliğin giderek artması da yabancı düşmanlığını ve ırkçı saldırıları beraberinde getirmiştir. Bu ırkçı ve faşist saldırılardan, doğal olarak göçmen emekçiler, Çingeneler, tüm etnik gruplar, ulusal ve kültürel azınlık halklar etkilenmektedir.” (Arayıcı, 2008, 283)

Kendisi de bir Çingene olan Tony Gatlif’in Nazi dönemi çingenelerini konu alan “Liberte(2009)” ve Çingenelerin yakın tarihte Avrupa’da yaşadığı zorlukları bir “yabancı”nın tanıklığında anlatan “Gadjo Dilo(1997)” filmleri, Çingenelere ilişkin sorunları daha iyi ele almaktadır. Konunun çokkültürlülük ve kozmopolitanizm üzerine olmasından kaynaklı “Exils-Sürgündekiler(2004)” filminin incelenmesi daha yerinde olacaktır.

Bir yol filmi olarak kabul edilen Exils-Sürgündekiler Fransa-Cezayir arası tersine göçü konu alan bir filmdir. Fransalı Zano ve Cezayirli Naima’nın Fransa’dan, İspanya’ya ve yanlış gemiye binmeleri sonucu Fas üzerinden, Cezayir’e doğru yol almalarını aktarıyor.

Manifeste isimli bir şarkı ile başlayan film, demokrasinin herkese uğramadığını ve sahtelikler barındırdığını anlatan dizeler içermektedir. Zano’nun ailesi Cezayir sömürgesinden sürgün edilen aileler arasındadır. Dedesi sömürgeciliğe karşı duran bir kişidir ve Cezayir hapishanesinde işkence edilerek öldürülmüştür. Naima, Cezayir’den göçmüş bir ailenin kızıdır. Arapça bilmemesi vs. gibi sebeplerden Arap olduğunu kabul etmemektedir. Zano’nun teklifi üzerine köklerini bulmak için Cezayir’e yolculuğa çıkarlar. Naima’nın bu yolculuğa çok gönüllü olmadığı, Cezayir’e yaklaştıkça artan ruhsal gerilimi ile de açığa çıkmaktadır; onun kimlik arayışı filmin yapı taşı niteliğindedir.

Film yolculukları esnasında karşılarına çıkan göçmenlerin iş, barınma, geri gönderilme gibi sorunlarına yer vermektedir. Bununla beraber var olan göçmen sömürüsü ve karşılıklı olarak Batı’nın ve Doğu’nun birbirlerine bakışı aktarılmıştır. Yolculuk esnasında karşılaştıkları iki Cezayirli kardeşten Leyla’nın, kendilerinin Cezayir’e gidiyor olduklarını duyduğunda kahkahalarla gülmesi Doğu’daki yokluktan kaçmak gerektiğine inancın bir göstergesidir. Zano’nun buna cevabı ise Batı’yı özetler niteliktedir: “Paris’te istediğin her şey var. Fakat hiçbir şey karşılıksız değil.”

Zano ve Naima üzerinden köksüz kozmopolitanizm ile çokkültürlülük kavramlarının metaforik olarak örneğini görmek mümkündür. Zano’nun ailesinin Cezayir’deki evini araması üzerinden aslında Zano’nun kendini bir yere ait hissettiğini görebiliyoruz. Naima’nın kendi topraklarına geldiğinde söylediği “Her yerin yabancısıyım.” sözüyle Naima’nın içinde bulunduğu köksüzlüğün kimliksizleştirme etkisine işaret ettiğini düşünebiliriz. Hemen hemen her filminde, göçebeliği direkt aktarımlarında da, göçebeliğe göndermelerinde de, yansıttığı duygusal bağın önemi ve kendini olduğu gibi kabul etme vurgulanmaktadır.

Gatlif’in İspanya’da geçen tren yolculuğu çekiminde, doğayı camın arkasından çekmesi ve Zano’nun Naima’nın kendisini aldatmasından sonra ona cam şişenin arkasından bakması esnasında görülen kırılmaların, insanın doğa ile arasına koyduğu mesafenin kendi aralarında da var olduğunun bir metaforu niteliğindedir. Naima’nın bencilce umursamaz tavırlarının farkına varması Zano’nun bir biçimiyle sistemin yabancılaştırıcı etkisinden sıyrıldığını göstermektedir. Benzer bir sıyrılışı kökenini kabullenen daha Naima’nın soyduğu meyveyi Zano ile paylaşması ile yaşadığını söylemek mümkündür.

Zano ve Naime’nin, Cezayir’e geldiklerinde karşılaştıkları geniş kitlenin, kendilerinin tersine doğru yürümeleri oradaki zor koşullardan kaçan insanların çareyi batıda, Avrupa’da ya da Amerika’da ararken Avrupa’da olan ötekilerin yaşadıkları yabancılığı gidermek adına köklerini aramaya doğuya gelmeleri filmin özeti niteliğinde bir sahne olmuştur.

Çeşitli karelerde insanların yakın çekim planları, insanları oldukları gibi verme, yüzlerindeki acı, donukluk, açlık vs. gibi ifadelere izleyiciyi maruz bırakma Gatlif’in özdeşleşme kurma psikolojisini kırma ve olanı olduğu gibi verme noktasında attığı bir adım olarak yorumlanabilir. Var olan ötekileştirmeyi aktarması, ötekileştirilen grupların sabit bir biçimde bir bekleyiş içinde oldukları karelerde yakın plan yüz çekimleri ile belki de beklentinin ne olduğu sorusunu düşündürmek maksadıyla aktarılıyor.

Son sekanslardan olan belgesel tadındaki ayin-trans sahnesinin oneshot-tek çekim olarak yapılması, ışığın doğal ışık olması ve el kamerası kullanması pek çok izleyiciyi zorlamaktadır. Bu bilinçli zorlama akla, Naima’nın yaşadığı arınmanın izleyiciye de sirayet etmesi ve benzer bir arınmanın yaşatılmak istemesi fikrini doğuruyor.

Sonuç

Kant’ın ortaya koyduğu Avrupa fikri ve dünya yurttaşlığı düşüncesi ortaya koymak istediği evrensellik düşüncesine tam anlamıyla ulaşamamış ve belki de karşı olduğu emperyalizme yeni bir yön vermiştir.

Wallerstein’ın sözünü ettiği emperyalizm ve küreselleşme arasındaki diyalektik bağ, evrenselliğin gerçekleşememesine neden olan noktalardan biridir. İnsanın diğerleri ile, doğa ve insanlar ile, kurduğu ilişki yaşamın temel prensibini oluşturmaktadır. Bunun şekillenmesi de elbette ki insana bağlıdır. Bu noktada kimliksizleşme ile milliyetçilik arasında kalan ince çizgiyi görerek hareket etmek Balibar’ın verdiği dil örneği ile açıklık kazanabilir. Çeviri dilinde kendine yer bulamayan, aktarılamayan kelimeler, o kültürü reddetmek yerine tanımaya çalışmakla anlaşılabilecek durumdadırlar. Bu da kendi varlıklarını korurken diğerlerine kendini kapatmamayı gerekli kılar. Böyle bir niyeti oturtmak, kendine ve diğerine saygı duymanın bir aşamasıdır.

Tony Gatlif’in bir röportaj esnasında Çingeneler için dile getirdiği sözler kulağa oldukça ütopik gelse de olması gerekenin o olduğu düşüncesini yeşerttiği için çok da anlamlıdır ve dışlanan diğer halk ve gruplara da uyarlanabilir niteliktedir:

Kendi haline bırakılsın. Bu insanlar hiç bir şey sormadı. Hiç bir zaman savaş yapmadı. Hiç bir zaman silahlanmadılar. Hiç bir zaman bomba kullanmadılar. Sadece yaşamak istiyorlar. Bırakalım nasıl istiyorlarsa öyle yaşasınlar. Avrupa’da herkes nasıl yaşıyorsa onlar da öyle yaşasın. Onları yanlış bir şekilde yaftalamaktan ve onların yaşam tarzının aleyhine kanunlar yapmaktan vazgeçelim. (Tony Gatlif-EuroNews röportajı, http://tr.euronews.com/2010/10/14/tony-gatlif-cingeneleri-yaftalamayin/)

 

Kaynakça

Arayıcı, Ali, Avrupa’nın Vatansızları Çingeneler, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2008.

Arendt, Hannah, İnsanlık Durumu, İletişim Yayınları, Çev. Bahadır Sina Şener, İstanbul, 2012.

Balibar, Etienne&Wallerstein, Immanuel, Irk, Ulus, Sınıf, Metis Yayınları, Çev. Nazlı Ökten, İstanbul, 2007.

Balibar, E., Europe as Borderland, Environment and Planning D: Society and Space, 2009, Vol.27.

Bance, A., The Idea of Europe: from Erasmus to ERASMUS, J. European Studies, 1992.

Doytcheva, M., Çokkültürlülük, İletişim Yayınları, Çev. Tuba Akıncılar Onmuş, İstanbul, 2009.

Heller , A.,&Feher, F., Postmodern Politik Durum, Öteki Yayınevi, Çev. Şükrü Argın&Osman Akınhay, Ankara, 1993.

Kant, I., “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt, Say Yayınları, Çev. Nejat Bozkurt, İstanbul, 2005.

Kant, I., Sürekli (Ebedi) Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme, Say Yayınları, Çev. Nejat Bozkurt, İstanbul, 2005.

Kymlicka, Will, Çağdaş Siyaset Felsefesine Giriş, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Çev. Ebru Kılıç, İstanbul, 2004.

Lyotard, J.F., Postmodern Durum, Vadi Yayınları, Çev. Ahmet Çiğdem, Ankara, 2000.

Ossewaarde, Marinus, Cosmopolitanism and the Society of Strangers.

Özyurt, Cevat, Toplumu Yeniden Düşünmek: Kozmopolitanizm ve Çokkültürlülük, VI. Ulusal Soyoloji Kongresi, Ekim 2009, “Toplumsal Dönüşümler ve Sosyolojik Yaklaşımlar”

Pagden, A., Avrupa Fikri, Ayrıntı Yayınları, Çev. Rahmi Öğdül&Mesut Varlık, 2010, Tully, James, Kantçı Avrupa Fikri: Eleştirel ve Kozmopolit Perspektifler

Simmel, Georg., The Metropolis and Mental Life. Social Sciences III Selections and Selected Readings.14.2. University of Chicago Press, Çev.? 1948

Touraine, A., Bugünün Dünyasını Anlamak İçin Yeni Bir Paradigma, Yapı Kredi Yayınları, Çev. Olcay Kunal, İstanbul, 2007

İnternet

Tony Gatlif-EuroNews röportajı, http://tr.euronews.com/2010/10/14/tony-gatlif-cingeneleri-yaftalamayin/ , 2010