Yönetmen Ulaş Yiğit Ülker “Covid-19 Süreci ve Sinema Sektörü” dosyamıza konuk oldu: “İnternet ve 5G çağındayız. Kimsenin kötü içerik izlemeye tahammülü yok”.

Ulaş Yiğit Ülker Kimdir?

1979’da Ankara’da doğdu. Orta öğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra lise için İstanbul’a geldi. Bilgi Üniversitesi Sinema-Televizyon bölümünde çektiği kısa filmler ile birçok festivalden ödüller aldı. Aynı bölümden 2004 yılında mezun oldu. Üniversitedeyken staj için başladığı Plato Film’de Sinan Çetin’in bir çok sinema filminde ve reklamında kamera asistanlığı yaptı. Ardından reklam sektöründe uzun yıllar ünlü yönetmenlere reji asistanlığı yaptı. 2009 yılında gittiği Londra’da Görüntü Yönetmeni olarak iki bağımsız filmde çalıştı. 2012 yılında İstanbul’a geri döndü ve reklam yönetmenliği yapmaya başladı. 2015’de başrollerinde Özgür Emre Yıldırım, Ali Pınar gibi oyuncuların olduğu “Bir Gece” isimli ilk uzun metrajlı filmini çekti. Ulaş Yiğit Ülker halen İstanbul’da yaşamakta ve aktif olarak reklam yönetmenliği yapmaktadır.

 

– Netflix, BluTV gibi online platformlar ve sinema sektörü tartışması yeni değil. Ama içinde bulunduğumuz süreçte mesele sinema sektörünün varlık sorununa evrildi. Başka Sinema’nın BluTV ile anlaşmasının yasal ve etik olmayan yönleri SİSAY-Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği tarafından dile getiriliyor. Bunları saklı tutarak sormak istiyoruz; endüstride çalışan sinema emekçisi için bu gelişmenin etkisi nasıl olabilir?

İlk başta SİSAY’ın tavrını samimi ve yapıcı bulmadığımı belirtmek isterim. SİSAY bu soruna kendi taraflarından baktığı için zamanı geldiğinde para kazanmalarını sağlayacak içeriklerin dijital ortamlarda eriyip gitmesini tabii ki istemeyeceklerdir. Bu kadar az üretimin olduğu bir ülkede kendilerince haklı olabilirler. Yıllar önce salon sahiplerinin biz üreten kesimden talep ettikleri VPF (650 Amerikan Doları tutarında Virtual Print Fee/Sanal Kopya Ücreti -ZY) yüzünden yüzlerce sinema filmi, özellikle bağımsız filmler ya salonlarda yer bulamadı ya da çok az kopya ile çok az seyirciye ulaşmaya itildi. Şimdi yeni yeni VPF ücretlerinin kalktığı söyleniyor ama pratikte ne durumda açıkçası bilemiyorum.

Günün sonunda sinema emekçisi filmlerin nerede gösterime girdiği ile ilgilenmiyor. Adı üstünde set emekçisi yevmiye düzeni ile çalıştığı için ve yasal düzenlemede yaratıcı ekip olarak Yönetmen, Senarist, Yapımcı ve Müzisyen kabul edildiği için geri kalan çalışanların hepsi gündelik işçidir. Maalesef acı olan kısım da budur. Emekçi parasını aldığı sürece filmin nerede vizyona girdiği kısmı ile asla ilgilenmez. Önemli olan setlerin devam etmesidir. Şu durumda setler devam edemediği için tabii ki en çok etkilenen gündelik işçi olan sinema emekçisidir. Patron kesimi zaten evinde çayını yudumlayarak gelişmeleri izlemektedir.

– Covid19 sürecinden sinema sektörünün de salon gösterimi anlamında oldukça ağır etkilendiğini biliyoruz. Diğer ülkelerde sinema sektörü için kamunun destek politikaları geliştirdiğini görüyoruz. Sizce hükümet nasıl bir destek paketi sunmalı ki, sinema endüstrisi pandemi sürecinde yaşadığı olumsuzluğun üstesinden gelebilsin?

Açıkçası bu kadar kargaşa ve organizasyonsuzluğun içinde en son düşünülecek ve destek verilecek sektörün sinema sektörü olduğunu düşünüyorum. Bu aşamada sendikalaşmanın ve meslek derneklerinin önemi artıyor. Yurt dışında meslek birlikleri devlet ile anlaşmalar yaparak kayıtlı çalışanlarına az da olsa ödeme yapabiliyor diye biliyorum. Maalesef ülkemizde sinema ve set işçileri kendi başlarının çaresine bakmak zorundalar.

– Covid19 engelini elbet bir gün aşacağız, o dönem sinema sektörünün nasıl şekilleneceğini ve sinema salonlarına ilginin nasıl olacağını öngörüyorsunuz?

ABD’deki büyük stüdyoların 2020 yazında vizyona sokmayı düşündüğü büyük-küçük tüm projelerini 2022 yazına ertelediğini zaten biliyoruz. Evet ABD’de salgın durumu bizimkinden çok daha kötü ve de öyle sürecek gibi görünse de, şirketler kendini ve gelirlerini koruma altına almak için bu süreyi tahmin edilenden çok daha uzun tutuyorlar. Takdir edersiniz ki Amerikan ve Avrupa toplumları bizimkinden çok daha duyarlı ve hassaslar. Dolayısı ile bu yaz her şey yoluna girse bile en az bir sene sinema salonlarına ilgilinin eski yoğunluğunda olmayacağı ön görülüyor.

Bizde ise durumun daha farklı olacağını kanaatindeyim. ABD’den farklı olarak bizde yaz sezonu zaten düşük geçecektir. Eğer bu yaz pandemi durumunu en az kayıpla atlatır ve halk tehlikenin geçtiğine inanırsa, sezonda, yani Eylül Ekim gibi, salonlarımızın yavaş yavaş da olsa dolmaya başlayacağını düşünüyorum. İllaki bir önceki sezonlara göre %15-20 gibi bir düşüş olacaktır. Ama bu oran da pandeminin gidiş ve bitiş şekli ile doğru orantılı yükselecek veya düşecektir. Büyük yapım şirketlerindeki yapımcı arkadaşlarımla konuştuğumda, yazın çekilmesi planlanan ve sezonda vizyona girecek birçok filmin ertelenme değil tamamen iptal edildiğini belirttiler. Bu demek oluyor ki yazın film çekilmezse kışımız biraz sakin ve televizyon başında geçecek demektir.

– Covid-19 sürecinden bağımsız olarak, şunu görüyoruz, sinema filmlerinin giderek daha fazla çevrimiçi akışım ile gösterime girdiği bir süreçten geçiyoruz. Bu durumda sinema salonları nasıl bir ortama/kamusal izleme pratiğine evrilecek?

Yurtdışında bu işler nasıl ilerliyor ise beş sene sonra da kaçınılmaz olarak bize geliyor. Buna böyle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye kendi başına bir sektörel ivme ve tasarlama yapabilecek durumda değil. Dünyada sinema ve görsel akım nereye kayıyor, neye hizmet ediyorsa bizler de 3-5 yıl geç de olsa uymak zorunda kalıyoruz. Takdir edersiniz ki internet ve 5G çağındayız. Kimsenin kötü içerik izlemeye tahammülü yok. Ayda 40 TL veya 50 TL üyelik ile yüzlerce güzel ve kaliteli içeriğe erişebiliyorken kimse kişi başı 30-40 TL bilet ücreti verip kötü bir filme gitmek istemeyecektir. Zaten son yıllarda olan da budur aslında. Kendi Netflix’imizi oluşturmadan sinema istediği yere gelemez. ABD’de Netflix çıktı diye sinemacılık veya salonculuk bitmediğine göre bizde de bitmeyecektir. Dijital gelişecek ki sinemanın kalitesi artsın.