“Gülmenin toplumsal bir anlamı ve kapsamı bulunduğuna, komiğin her şeyden önce bireyin topluma bir anlamda uyum sağlayamamasını dile getirdiğine… inandığımız için önce insanoğlunu… ele aldık… “
(Bergson.,H. (2011) Gülme, Komiğin Anlamı Üzerine Deneme– s: 80)

“Ben, Kendim ve Annem” (2013) oldukça renkli bir anlatım diline sahip, naif bir komedi filmi. İçinde bulunduğu çevreye uyum sağlama konusunda sorunlar yaşayan bir karakter üzerinden oluşturulan komiklik tam da Bergson’ın tanımına uyan türden bir komedi anlayışı. Fransız aktör Guillaume Gallienne’in ilk filmi olan eser bir otobiyografi özelliği de taşıyor. İlk film olmasına rağmen oldukça başarılı olan film, Fransa’daki Cesar ödüllerinde en iyi film ödülüne layık görüldü. Filmin yönetmeni olan Guillaume Gallienne aynı zamanda başrol dahil bir çok önemli rolde kendisi oynuyor. Bu yönüyle tam bir key (üst üste görüntü bindirmeleri) canavarı diyebileceğimiz yönetmenin yerleştirmeleri en ufak bir hataya pirim vermeyecek derecede iyi işlenmiş. Hareketli bir plan içindeki ustaca yerleştirmeler ve geçişler insanı Guillaume Gallienne’in bir ikizi olduğuna dair şüpheye düşürecek derece de usta işi.

“O kızı olsun istiyordu, ben ise kendimi kardeşlerimden ayrı tutmak”

Peki, bu film neyi anlatıyor? Aslında yukarıdaki replik filmde anlatılmak istenenin tam bir özeti. Yönetmen Guillaume oldukça net doğrudan mesajlarla putlaşan annesiyle ilgili dertlerini karşımıza bir bir koyuyor. Edilgen bir karakter çizdiği hayatında, seçimlerinin günah keçisi olarak annesini seçiyor. Film kendimizi bulmak adına hepimizin farklı şekilde çıktığı bir yolculuğu anlatıyor. Kendini keşfetmek, değişmek… Her birimiz bizi büyüten ailenin öğretileri doğrularıyla harmanlanır ve o doğrularla ilerleriz, ama bir noktadan sonra ayrışmamız ve kendimizi bulmamız gereken o kapıya gelir ve yola çıkarız. Bu illa somut bir yol olmak zorunda değildir. Ama mutlaka çıkılması gereken bir yoldur. Dünyanın en eski sorusu gelir insanın aklına “Ben kimim?”. İşte annesiyle, kardeşlerininkinden öte bir bağ kuran Guillaume’da bu arayış içinde, aile ve çevresel faktörlerin etkisinden sıyrılmaya çalışarak kimliğini arayan oldukça ince ruhlu bir genç adamın öyküsünü anlatıyor… Fakat bu adam annesiyle olan bağımlılığından pek de kopamıyor…

“İnsan kendi gerçeğini bilinçdışı kılar. İnsan kendi gerçeğini önce ailenin sonra diğer kültürel kurumların söyleminden dolayımlanarak düşünürken esas otantik gerçekliğini bilinçdışı kılmış olur.”
( Tüzünoğlu, M. Lacan’da Anne ve Oğul’un Baba ve Oğul’a Dönüşmesi- 337)

Diyen Tüzünoğlu, kendimizi bulma yolunda çevrenin ve ailenin benliğimize olan etkisini Lacan üzerinden çok güzel dile getiriyor. Ergenliğe girdiği dönemlerde kendini ve cinsel kimliğini keşfetmeye çalışan bu adamın, kadınlara duyduğu hayranlık ve taklit etmekten aldığı zevk ailesi tarafından homoseksüel olarak algılanmasına sebep oluyor ki Guillaume’de kendisini bir kız gibi görüyor. Filmin başında Guillaume annesine bir kadından bahsediyor (Anna), annesi ise bahsettiği kişiyi bir erkek olarak algılamak istiyor ve konu kapanıyor. Annesinin Guillaume’i kızı olarak görme arzusu, Guillaume’i cinsel kimliğini keşfetme konusunda daha büyük çatışmalara götürüyor. Öte yandan kendi içindeki bu çatışmalar ve kadın olmaya yönelik ilgisi çevresinin de onu öyle kodlamasıyla içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Babası Guillaume’in feminen tavırlarına, sert tepkiler ve bastırma çabalarıyla karşılık verirken, annesi duruma tam bir suskunluk sarmalıyla, duygu ve düşüncelerini gizleyerek yanıt veriyor . Annesi onu ne yadırgıyor nede olumluyor. Bu noktaya kadar biz seyircilerde “hıım bu eşcinsel bir gencin toplumda kendine bir yer açma konusundaki sancılarını anlatan bir film.” diyor ve ilk yanılgımızı yaşıyoruz.

Guillaume film boyunca yaşadığı deneyimlerde, annesinin hayaliyle karşılaşıp konuşuyor. Annesi bir bakıma onun hayat pusulası haline geliyor. Ve o, annesinin gözlemiyle hayatını kurmakta buna göre yaşamakta kararlı gözüküyor.. Bu noktada anne karakterini de, yönetmen ve oyuncu Guillaume’in canlandırıyor olması filmdeki en önemli metaforlardan birini oluşturuyor.

Farklı bir kurgu ve anlatımı benimseyen yönetmen, filme tek kişilik bir tiyatro şovu ile başlıyor. Aynanın karşısında durup kendini izleyen Guillaume’in görüntüsü ile başlayan ilk plan, Richard Attenborough’ın 1992 yılında vizyona giren ‘Chaplin’ filminin giriş kısmıyla fazlasıyla benzerlik taşıyor. Aynaya bakan oyuncu sanki , “Bakın, az sonra ben o sahneye çıkacağım ve bir maske takacağım. Size bir öykü anlatacağım” diyor. Bir meddah havasında çıktığı sahnede hem anlatıcı hem de anlattığı hikayenin baş kahramanı oluyor. Bu şekilde kurguda sıçramalar yaparak farklı bir anlatım tarzı benimseyen yönetmen, Sahne ve anlatıcıyı, bu zaman sıçramalarında bir geçiş olarak kullanıyor. Kurgudaki bu sıçramalar sayesinde karakterin ne düşündüğünü, direkt olarak kendi dilinden duyma imkanı buluyoruz. O, kendi kendinin gözlemleyeni ve aktaranı haline geliyor.

Film bunca şeye rağmen sonunda inandırıcılığını öldürmesiyle yarattığı öyküyü yıkıyor. Bir yere kadar absürt bir komedi olarak nitelenebilecek ifadeler, karakterin bir anda değişimiyle tüm öykülemeyi yalanlıyor. Ve o kadar aniden temelsiz geliyor ki, açıkçası hayal kırıklığına uğratıyor. Karakter seyircisini inandırdığı tüm o yolculuğun, aslında annesinin ona dayattığı için yürüdüğü bir yol olduğunu söyleyerek bu yükten sıyrılmaya çabalasa da, filmin hikayesi son kısımda bir boşluğa düşüyor. Film boyunca sorguladığımız inandığımız, gözden geçirdiğimiz şeyler, “Annenin çocuk üstündeki etkisi yüzünden böyle oldu. Eşcinsel insanlar anneleri yüzünden böyle cinsel yönelimler yaşıyorlar .”gibi bir yere bağlanıp. “Erkek adam ağlamaz gibi” saçma bir klişe ile sonlanıyor. Bu klişe bir dokundurma mı, yoksa gerçekten de yönetmen bu sözü mü söylemek istedi bilinmez ama, Guillaume hegemonik erkek söylemleriyle sahneyi terk ederken öykü tüm inandırıcılığını bir anda yitirip, seyircisine “Ne oldu şimdi?” sorusunu sordurtuyor.

Klonlama ustasına…

Sözün başında yönetmen Guillaume’in tam bir key canavarı olduğunu söylemiştik. Film içinde o kadar çok Guillaume klonu var ki, insan bu yerleştirmedeki ustalığa hayranlıkla bakakalıyor. Görsel efektlerin sadece bilim kurgu yada fantastik filmlerde kullanılmasına alışık bir seyirci için oldukça yenilikçi bir yön çiziyor. Tabi ki bu ustalığın arkasında Benjamin Ageorges, Stephane Bidault, Nicolas Chavigny , Cyril Conforti,… gibi bir çok ismi barındıran koca bir ekip yer alıyor.

Sözün özüne gelecek olursak, ilk film olarak, teknik açıdan bir çok usta yönetmenin şimdiden yanında yer alabilecek kalitede ve titizlikten bir iş çıkaran Guillaume’in filmi, farklı bir komedi tadı arayanlar için izlenmesi keyifli bir film.

Künye

Vizyon Tarihi 15 Ağustos 2014 (1s 27dk)
Yönetmen: Guillaume Gallienne
Oyuncular: Guillaume Gallienne, André Marcon, Françoise Fabian devamı…
Tür Komedi
Ülke Fransa